Bir sabah Kayseri’de değişen planlar
Kayseri’nin sabahı her zamanki gibi sertti. Hava soğuk, gökyüzü griye çalan bir beyazlıkta asılı duruyordu. Evden çıkarken annemin “üstünü kalın giy” demesi artık bir refleks gibi olmuştu ama o sabah içimde farklı bir ağırlık vardı. Sanki dışarıdaki soğuk değil de içimdeki düşünceler üşütüyordu beni.
Babamın küçük ama yıllardır ayakta tuttuğu depoya doğru yürürken aklımda tek bir şey vardı: Son haftalarda işler neden bu kadar yavaşlamıştı?
Depoya girdiğimde metal kapının gıcırtısı her zamanki gibi yankılandı. Raflar doluydu ama bir tuhaflık vardı; sanki doluluk değil de eksiklik hissi hâkimdi. Babam masa başında, elindeki faturaya dalmıştı. Yüzündeki çizgiler bu sabah daha derindi.
“Bir şeyler değişti,” dedi, gözlerini kaldırmadan.
O an içimde küçük bir huzursuzluk kıpırdadı. Bu cümle Kayseri’de çoğu zaman iyi bir şeyin başlangıcı olmazdı.
Koruyucu gümrük vergisi nedir diye ilk kez duymam
O gün ilk kez “koruyucu gümrük vergisi” kelimesini duydum. Babam, ithal ettiğimiz ürünlerin maliyetinin arttığını, gümrükte yeni bir düzenleme yapıldığını anlatıyordu. Sanki basit bir muhasebe detayıydı ama sesindeki ton bunun sıradan bir şey olmadığını söylüyordu.
“Koruyucu gümrük vergisi nedir?” diye sordum istemsizce.
Babam sandalyesine yaslandı. Bir an sustu. O sessizlikte bile bir şeylerin kırıldığını hissettim.
“Devlet, dışarıdan gelen malları pahalılaştırır,” dedi sonunda. “Amaç içeride üretileni korumak.”
Bu cümle kulağa basit geliyordu. Ama içimde bir şey karıştı. Çünkü biz o “dışarıdan gelen malları” satıyorduk. Yani sistem birilerini korurken, birilerini de zor durumda bırakıyordu.
O an bunu ilk kez gerçekten hissettim. Bir kavramın sadece kitapta yazan bir tanım olmadığını, insanların hayatına dokunan bir gerçek olduğunu.
Bir cümleyle hayatı etkileyen kavram
Koruyucu gümrük vergisi… O kelimeyi zihnimde tekrar ederken sanki bir duvar örülüyordu. Görünmez ama geçilmez bir duvar.
Babam konuşmaya devam etti ama ben artık tam olarak dinleyemiyordum. İçimde hayal kırıklığı büyüyordu. Çünkü yıllardır emek verilen işin bir gecede “daha pahalı” etiketiyle sarsılabilmesi bana adil gelmiyordu.
Ama bir yandan da anlamaya çalışıyordum. Belki de devlet yerli üreticiyi korumak istiyordu. Belki de başka şehirlerdeki fabrikalar ayakta kalmalıydı. Yine de bu düşünce, içimdeki kırgınlığı tamamen susturamıyordu.
Depoda geçen gün ve gerçeklerin ağırlığı
O gün depoda zaman yavaş aktı. Kolilerin arasında dolaşırken her bir ürün bana farklı bir hikâye gibi geliyordu. Bazıları Çin’den, bazıları Avrupa’dan gelmişti. Her biri bir yolculuğun, bir sınırın, bir kararın sonucuydu.
Babamla birlikte eski defterleri karıştırdık. Maliyet hesapları, gümrük belgeleri, eski fiyatlar… Hepsi birden değişmişti.
“Eskiden bu ürünü şu fiyata getiriyorduk,” dedi babam, parmağıyla bir satırı göstererek. “Şimdi sadece gümrük vergisi yüzünden aynı ürün yüzde yirmi daha pahalı.”
Yüzde yirmi.
Bu rakam bana matematikte bir soru gibi değil, hayatın kendisi gibi geldi. Çünkü yüzde yirmi, bir dükkanın kapanması, bir hayalin ertelenmesi, bir ailenin stresle uykusuz kalması demekti.
İçimde bir öfke yükseldi ama kime olduğunu bilmiyordum. Sisteme mi, dünyaya mı, yoksa sadece değişime mi?
Rakamların ardındaki insan hikâyeleri
Bir noktada fark ettim ki bu sadece bir ekonomik düzenleme değildi. Her vergi kararı, bir insanın sabahını, akşamını, geleceğini etkiliyordu.
Ben bunu düşünürken babam telefonla bir müşterisiyle konuşuyordu. Sesi sakindi ama kelimelerin arasındaki gerilim hissediliyordu.
“Fiyatlar arttı, evet… Mecburuz…”
Telefon kapandığında odada ağır bir sessizlik kaldı.
O an babama baktım. Yıllardır güçlü gördüğüm adamın aslında ne kadar yorulduğunu ilk kez fark ettim. Gözlerinde bir kırgınlık vardı ama pes etmek yoktu. Sadece kabullenmek zorunda kaldığı bir gerçek vardı.
Koruyucu gümrük vergisi dediğimiz şey, onun omzuna yeni bir yük koymuştu.
Gümrük kapısında bekleyen umut
Ertesi gün babamla birlikte şehir dışındaki tedarik sürecini takip etmek için yola çıktık. Gümrükle ilgili bir sorun vardı ve çözülmesi gerekiyordu.
Yol boyunca Kayseri’nin dışına çıktıkça içimdeki düşünceler de genişledi. Dağlar, tarlalar, uzak köyler… Hepsi kendi halinde ama aynı sistemin içinde yaşıyordu.
Gümrük binasına vardığımızda ortam bambaşkaydı. İnsanlar bekliyordu. Herkesin elinde dosyalar, belgeler, faturalar vardı. Her yüz başka bir hikâyeyi taşıyordu.
Beklemek… En zor kısmı buydu.
Bir noktada kulak misafiri oldum. Yanımızdaki bir adam, “Bu koruyucu gümrük vergisi yüzünden işler durdu,” diyordu. Sesi hem öfkeli hem çaresizdi.
O an içimde bir şey daha netleşti: Bu kavram sadece bizim dükkânın değil, birçok insanın hayatına dokunuyordu.
Beklemek, öğrenmek ve anlamak
Sıra bize geldiğinde görevli kişi belgeleri kontrol ederken yüzü ifadesizdi. Sanki bu sistemin içinde duygulara yer yoktu.
Ama benim içim doluydu.
“Koruyucu gümrük vergisi nedir?” sorusu artık sadece bir merak değildi. Bir hayat meselesiydi.
Dışarı çıktığımızda babam uzun süre konuşmadı. Sonra sadece “alışacağız” dedi.
Ama o kelimenin içinde bir kabullenme mi vardı yoksa zorunlu bir devam etme hali mi, emin olamadım.
İçimde büyüyen karışık duygular
O gece eve döndüğümde odamda uzun süre oturdum. Defterimi açtım ama yazmakta zorlandım.
Hayal kırıklığı hissediyordum. Çünkü emekle kurulan bir düzenin bir karar ile sarsılmasını anlamak kolay değildi. Ama aynı zamanda bir merak da vardı içimde; sistemler nasıl böyle çalışıyordu?
Bir yandan da umut… Belki bu değişim başka şeylerin başlangıcıydı. Belki yerli üretim güçlenecek, belki yeni yollar açılacaktı.
Ama en çok hissettiğim şey belirsizlikti.
İnsan belirsizlikte büyür mü yoksa kaybolur mu, bunu o gece düşündüm.
Sonraki gün: yeni bir bakış
Aradan birkaç gün geçti. Depoda işler hâlâ yavaştı ama artık her şey daha anlaşılır gelmeye başlamıştı.
Babamla birlikte yeni planlar yapmaya başladık. Alternatif tedarikçiler, yerli üretim seçenekleri, farklı maliyet hesapları…
Koruyucu gümrük vergisi artık sadece bir kelime değildi. Hayatımızın içinde yer eden bir gerçekti.
Ama garip bir şekilde içimdeki öfke yavaş yavaş yerini daha sakin bir düşünceye bıraktı. Çünkü bazı şeyleri değiştiremesen de anlayabiliyordun.
Ve bazen anlamak, dayanmanın ilk adımıydı.
Kayseri’nin soğuk sabahlarında artık sadece üşümüyor gibi hissetmiyordum. Aynı zamanda düşünüyordum. Daha derin, daha ağır ama daha bilinçli.
O gün defterime tek bir cümle yazdım:
“Bazı kelimeler, hayatı sandığımızdan daha fazla değiştirir.”